30 Aralık 2011 Cuma


Ben 2012'de ne mi istiyorum:

-Trenle Kars'a gidip , Rize , Trabzon'a devam edip güzel bir yolculuktan sonra mutlu anılarla Istanbul'a dönmek istiyorum.
-Dubai'ye gitme cesaretimi toplamak istiyorum(gördüğümde hayal kırılıklığına uğrarım diye korkuyorum!)
-Bembeyaz , yeni , sıcacık , ışıl ışıl bir evim olsun istiyorum

Şimdilik üç dilek ama hayatın vereceği tüm güzel suprizlere de açığım.

Sizlerinde yeni yılını kutluyor ve tüm hayallerinizin gerçek olmasını diliyorum!

10 Aralık 2011 Cumartesi

Gerçekten yaşamak


Dün akşam Çağan Irmak'ın Dedemin insanları filmine gittim.Ara ara güldüm ara ara da ağlamamı engelleyemedim.

Seğredenler için , en güzel ya da en etkileyici sahneler değişecektir. Ben , yaşlıca bir bayanın , bakkaldan peynir alırcasına "vakti gelmiştir" deyip , kefen alması ve onun kesilip , paketlenmesini sabırla beklemesi sahnesinde kaldım.

Ben bu kadar doğal kabul ediyor muyum ölümü? O kefeni görsem içim titremez mi?

Belki de gerçekten yaşamak , öleceğini anladığın an başlıyor...

9 Kasım 2011 Çarşamba

Anlamıyorum...

Pazar günü bir tiyatroya gittim.Işıklar söndü, herkes tiyatroyu izliyor sonra bir ara yanımdaki bayan dikkatimi çekti, telefonu çaldı , telefonu açtı ve sanki sokaktaymışız gibi telefonla konuşmaya başladı, utanmadan ve kısa kesmeden uzun uzun konuştu .Ben olanları hayretle izledim.

Sonra ertesi gün , sinemaya gittim.Işıklar söndü , film başladı ama iki kişiden birinin yüzü nurlanmış gibi aydınlanıyor ; çünkü onlar telefonlarını kontrol ediyorlar.Kocaman ekranda film , abim facebook kontrol ediyor!!!

Oradan bir konsere gittim , konser başladı , ama ben yukarı kaldırılmış ve konseri kaydetmeye çalışan telefonlardan hiç bir şey göremiyorum...

Yahu anlamama yardım edin, biz ne zaman bu kadar telefon bağımlısı olduk? Ekranda film varken , sosyal medyayı takip etmek niye , ya da konserdeyken , etrafa "konserdeyim!" mesajı atmak niye? Peki o konseri seğretmek varken , konseri kaydetmek niye?

25 Eylül 2011 Pazar

İşini sevmek ve sahip çıkmak

Beni ilk bir arkadaşım götürmüştü ve "bayılacaksın!" demişti bu dükkana.Nişantaşında küçücük bir dükkan.Dükkanın arkasında bir dikiş makinası , dükkanın sahibi bayan o anda bir yandan da dikmeye devam ediyor, siz gelince hafifçe gülümseyip sizi ağıtlıyor evindeymişcesine.

Dükkanın adı , Düğme. Nişantaşında "Teşvikiye cafe'den aşağı doğru kıvrılan sokaktan yokuş aşağı yürüdüğünüzde sağ tarafta.Kapı süsleri, sepetler, saatler , melekler sizi bekliyor. Her gittiğimde ufak tefek bi şeyler bulup alıyorum , en son yılbaşında yukarıda gördüğünüz dikiş kutusunu (!) ve bir yatak ucu lambasını aldım.

Dün tekrar gittim dükkana , doğum yapacak bir arkadaşım bebek kapı süsü arıyor ama klasik bi şey olmasın istiyordu.Burayı anlattım ancak internet sitesi yoktu .Hem kapı süslerine bakmaya hem de sormaya gittim.Dükkanda biraz dolaştıktan sonra dükkanın sahibi bayanla konuşmaya başladık.Hayranlığımı anlattım."Neden internet siteniz yok ?" diye sordum."İstemiyorum , çünkü ben bir yaptığımın aynısını yapmak istemiyorum, oysa o sitelere bakanlar "şu modelin aynısından istiyorum" diyorlar.Haklılar belki ama benim elimden her seferinde farklı bi şey çıkıyor "dedi.Çok etkilendim. Bi sürü para kazanmak yerine "bi tane olsun , benim istediğim gibi olsun! diyebilmek.Büyük özgürlük...Bi de şu cümle ile tekrar sarsıldım "tüm yaptığım işleri içme sinip" bitti "deyinceye kadar satmıyorum..."

Bir gün fırsattınız olursa lütfen görün bu mağazayı , her bebeğin , eteğindeki fistosundan , gözündeki gülüşe kadar ince ince işlenişine tanık olun Alacağınız herşey sadece size özgü olacak bu arada:)

İşini sevmek ve sahip çıkmak bu olsa gerek!

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Teşekkür!

Ara verdiğim iş hayatına döneli 10 ay oldu.Başlarda , "ha şimdi bıraktım, ha birazdan bıraktım!" diye geçirdiğim günler olsa da , evren benim mızıkçı bir oyuncu olduğumu anlamış olmalı ki , oyunu bırakacağımı anladığı anlarda , ipi hafif gevşetti ve ben de farkında olmadan severek devam ettim oyuna.

Bu 10 ay içinde , "kötü, dayanılmaz!" dediğim bir çok şeyi sever oldum.Daha önceki işyerimde nispi  rahat iken burada , neredeyse her gün evden çalışıyorum ve haftasonları en az bir kez maillerimi kontrol ediyorum ama mızmızlanmıyorum, hatta bunu severek yapıyorum.Sanırım motivasyon kaynağım , iş yerinde eğlendiğim arkadaşlarım.

Bu iş yeri ile birlikte , arkadaşlarımın yaş ortalaması düştü ve ben de kendimi daha genç hissetmeye başladım.Sanırım , evlilik ve çocuk sohbetlerinde tıkanmam beni yoruyor ve küstürüyormuş.

İş yerinin yanısıra servis arkadaşlarım ise başka bir motivasyon aracı.Nasıl oldu bilmiyorum ama bir anda pek eğlenir olduk , hatta bayramdan sonra servistekilerle , işe geç gitme pahasına birlikte Beykoz sırtlarında muhteşem manzaralı bir yere kahvaltıya gideceğiz.Herkes heyecanla o günü bekliyor.

Bu yazıyı yazmamdaki amacım , evrene kocaman bir teşekkür .Beni bunaltmadan derslerimi çalışmamı ve deneyimlerinden geçmemi sağladığı için.

Şimdi , uzun zamandır yok saydığım bir dersim daha var.Onu da çalışmaya niyet ediyorum!

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Dans etmek

8-9 yaşlarında İncigül opereti diye yola çıkılan ancak sonradan baleye dönüşen bir çalışmanın içinde bulmuştum kendimi.O yaştaki bir çocuğun vücudu ilk defa profesyonel dans ile tanışıyordu ve bizi çalıştıran kişinin bizden profesyonel bir balerin beklentisi içinde olması benim dans ile ilk tanışmamı olumsuz etkiledi ; hep "hantal" dolduğuma inandım.

Sonra 19 Mayıs gösterilerine hazırlandığımız halk oyunlarında hipermetrop gözlüklü bir arkadaşla eşleşip onun her yanlış yaptığında bana bakıp benim gülme krizine girmem sonucu ikinci dans denememde 19 mayıs gösterilerinden çıkarılmamla sonuçlandı.

Allahtan genclik yıllarında "rock" müzik sevdim de öyle estetik bir dans yapmam gerekmedi.

Sonraki dönemlerde içim ritmi , müziği sevse de mümkün olduğunca dans etmedim.

2011 yılının başından beri evren bana sürekli dans ile ilgili bir şeyler anlatmaya çalışıyor.Sene başında şirket herkese istediği bir kursu ayarladı ve ben kendimi birden "dans" kursunun içinde buldum.Dün akşamda daha önce tai bo dersine gittiğim şimdi de iyi bir tango hocası olan Bora Erdem'le şans eseri karşılaştım ve "bak seni bile dans ettirebilirim!" diyerek dans ettirildim.(Yaptığım ne kadar absurtse , cümlesi bile saçma oldu)

Ve dün gece şunu düşündüm: Dans benim için kendini akışa serbest bırakmak , içine güvenmek , kendine güvenmek , karşındakine kendini olduğu gibi göstermek , içinden geçenleri kontrol etmemek...

Belki de benim bu sene bunu öğrenmem ve uygulamam gerekiyor.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Tatil için kendime hatırlatma notları!

Koca bir kış geçti...Her gün yeni bi şeyler oldu.Kimi gün , nefesim tıkandı yola devam edemem gibi geldi , o gece yattım ertesi gün başka bir güne uyandım.

Ve sonunda , hayalini kurduğum 2 haftalık yaz tatilim başlıyor.Bir sürü beklentim var bu tatilden .Kimini yapabileceğim kimini yapamayacağım ama yine de  kendime hatırlamak için küçük notlar yazıyorum :

-Sabah erken uyanıp , tekrar uyuyabilmenin tadını çıkar
-Hiç bir şey ama hiç bir şey yapmadan boş boş oturmanın tadını çıkar
-Seni hiç bir şeyin endişendirmesine izin verme, herşey çözülmesi gerektiği zamanda çözülür , sen o andaki adımından emin ol
-Mudanya'daki , muhteşem manzaranın , sıcak aile ortamının , efil efil rüzgarın tadını çıkar
-Sapanca'da , kulaklarını dört aç , anlatılan herşey senin için
-Yiğenlerine sıkı sıkı sarıl , onlar bi bi daha bu yaşta olmayacak (sen de!)
- Bu sefer Kaş senin için bambaşka olsun.


Ve en önemlisi , hep o anda ol , sonrasını hesaplama!